Özel Ders Başvuru

Özel ders almak için hemen başvur. Sana en yakın öğretmenlerden özel ders almaya başla

Kelimeler

Word vocabulary
Word vocabulary

word & sentence

Bu yazımızda da bir kaç kelime açıklaması ve cümle ile kullanımıyla ilgili açıklama yapalım;

otherwise

CATCH:  yakalamak, yakalanmak 

  • The cat tried to catch the mouse.
  • Kedi fareyi yakalamaya çalıştı.

 

BURN:  Yakmak, yanmak

  • That car burns only Diesel  oil.
  • O araba sadece Diesel yağ yakar.

 

BUY:  Satın almak

  • I will buy a car tomorrow.
  • Yarın bir araba satın alacağım.

BRING:  getirmek

  • Please bring that pacgake to me.
  • Lütfen şu paketi bana getir.

 

WANT  TO:  İstemek

  • I want to study lesson.
  • Ders çalışmak istiyorum.

 

ABSENT:  Yok

  • An absent expression.
  • Bir açıklama yok.

 

ABSOLUTELY: Kesinlikle

  • You’re absolutely right.
  • Sen kesinlikle haklısın.

 

ACCESSGiriş, erişim

  • There is easy access by road.
  • Karayolu ile kolay erişim vardır.

 

ACHIEVE: Ulaşmak, elde etmek, başarmak

  • He had finally achieved success.
  • O, sonunda başarıya ulaşmıştı.

 

AD:  İlan, reklam, duyuru

  • We publishing an ad in the local newspaper.
  • Yerel gazetede bir reklam yayınlıyoruz.

 

ADVICE: Nasihat, tavsiye, öğüt

  • Follow your doctor’s advice.
  • Doktorunun tavsiyelerine uy.

 

ALLY:  Müttefik, dost, birleşmek, ittifak

  • The prince allied himself with the Scots.
  • Prens İskoçlar ile ittifak kurdu.

 

ALTERNATIVE: Alternatif, değişik

  • Do you have an alternative solution?
  • Alternatif bir çözümünüz var mı?

 

ANALYSE:  Analiz etmek, çözümlemek

  • He tried to analyse his feelings.
  • O duygularını analiz etmeye çalıştı.

 

ANNOY: Kızdırmak, sinirlendirmek, rahatsız etmek

  • I’m sure she does it just to annoy me.
  • Eminim o sadece beni kızdırmak için yapıyor.

 

BABY: Bebek

  • A newborn baby
  • Yenidoğan bir bebek

 

BALANCE:  Dengelemek, uyum, terazi, balans

  • She balanced the cup on her knee.
  •  O fincanı dizinde dengeledi.

 

BANDAGE: Bandaj, sargı, sarmak

  • Don’t bandage the wound too tightly.
  • Yarayı çok sıkı bir şekilde sarma.

 

BEACH: Plaj, sahil, karaya çekmek

  • Tourists sunbathing on the beach
  • Turistler sahilde güneşleniyor

 

BEAK: Gaga, burun, ağız, hakim

  • The gull held the fish in its beak.
  •  Martı balığı gagasında tuttu.

 

BOARD: Binmek, tahta, pano, 

  • Passengers are waiting to board.
  • Yolcular binmeyi bekliyor.

 

BOAT: Tekne, kayık, gemi, kayıkla gezmek

  • a fishing boat  
  • bir balıkçı teknesi

 

BREATH: Nefes, soluk, esinti

  • I took a deep breath.
  •  Derin bir nefes aldım.

 

BRING: Getirmek,

  • Don’t forget to bring your books
  •  Kitaplarını getirmeyi unutma.

 

BROADCAST: Yayın

  • We watched a live broadcast of the speech.
  •   Konuşmanın canlı yayınını izledik.

 

BUBBLE: Kabarcık, baloncuk,

  • water bubbles
  •  Su kabarcıkları

 

BY: Tarafından, göre, ile, yoluyla, aracılığı ile

  • He came by bus.
  • Otobüs ile geldi.

 

Cable: Kablo, kablolu yayın

  • fibre-optic cable.
  • fiber optik kablo.

 

CALCULATION: Hesaplama

  • Burak did a rough calculation.
  • Burak kaba bir hesaplama yaptı.

 

CANCER:  Kanser, kötü şey

  • Most skin cancers are completely curable.
  • Çoğu cilt kanseri tamamen tedavi edilebilir.

 

CAREFUL: Dikkatli, titiz

  • Be careful!
  •  Dikkatli ol!

 

CAST: Oyuncular

  • The whole cast performs wonderful.
  • Bütün oyuncuların performansı harika.

 

CENTURY: Yüzyıl, asır

  • eighteenth century writers.
  • On sekizinci yüzyıl yazarları.

 

CHAPTER: Bölüm, kısım

  • I’ve just finished Chapter 7.
  • Ben şimdi 7. bölümü bitirdim.

 

CLAP:  Alkış, alkışlamak

  • Give him a clap!
  • Ona bir alkış verin.

 

COMPANY: Şirket, ortaklık

  • Company profits were 20% lower than last year.
  •  Şirket geçen yıldan %20 daha az kâr etti.

 

CYCLING: Bisiklete binme

  • Cycling is Europe’s second most popular sport.
  • Bisiklete binme Avrupanın ikinci en popüler sporudur.

DAD: babacığım

  • Do you live with your mum or your dad.?
  • Anneniz ve babanız ile mi yaşıyorsunuz?

 

DARK: Karanlık, koyu

  • Are the children afraid of the dark?  
  • Çocuklar karanlıktan korkar mı?

 

DATA: Veri, bilgi

  • This data was collected from 30 offices.
  •  Bu bilgi 30 ofisden toplandı.

 

DAY: Gün, gündüz

  • I saw burak 5 days ago.
  • Ben 5 gün önce Burak’ı gördüm.

 

 DEAF: Sağır, işitme engelli

  • he was born deaf.
  • O, işitme engelli doğdu.

 

DEATH: Ölüm

  • the anniversary of his wife’s death
  • onun karısının ölüm yıl dönümü

 

DEFINITION: Tanım, tanımlama

  • What’s your definition of happiness?
  •   Sizin mutluluk tanımınız nedir?

 

DELIVERY: Teslim

  • Last 28 days for delivery.
  •  Teslimat için son 28 gün.

 

DEPARTMENT: Bölüm, 

  • the English department  
  •  İngilizce bölümü

 

DEPARTURE: Gidiş, kalkış, ayrılış

  • Flights should be confirmed 48 hours before departure.
  •  Uçuşlar kalkıştan 48 saat önce teyit edilmelidir.

 

DESCRIPTION: Tanımlama, tarif, betimleme

  • general description of the software
  •   yazılımın genel tanımı

 

 

DESIRE: Arzu, istek

  • We all desire health and happiness.
  •  Hepimiz sağlık ve mutluluk isteriz.

 

DIAGRAM: Diyagram, şema

  • The results are shown in diagram 5.
  • Sonuçlar şema 5’de gösterilir.

 

DISEASE: Hastalık, rahatsızlık

  • It is not known what causes the disease.
  • Hastalığın nedenleri bilinmemektedir.

 

DISTRICT: Bölge

  • the City of London’s financial district  
  •  Londra şehrinin finansal bölgesi

 

DO: Yapmak, etmek

  • What are you doing this evening?
  •  Bu akşam ne yapıyorsun?

 

DRIVING: Sürme, sürüş, araba kullanma

  • dangerous driving  
  • tehlikeli sürüş

 

DUMP: Çöplük, pis yer

  • How can you live in this dump?  
  • Bu çöplükte nasıl yaşayabilirsiniz?

 

EAR: Kulak

  • She whispered something in his ear.
  •  Onun kulağına bir şeyler fısıldadı.

 

EARLY: Erken, ilk, eski, erkenden

  • We arrived early the next day.
  •  Biz ertesi gün erkenden vardık.

 

ELSE: Başka

  • What else did he say?
  • O başka ne söyledi?

 

EMOTION: Duygu, his

  • He lost control of his emotions.
  •  O duygularının kontrolünü kaybetti.

 

ENDING: Son, bitirme, sona erme

  • the anniversary of the ending of the Pacific War
  • Pasifik Savaşı’nın bitiş yıl dönümü

 

ENERGY: Enerji, güç, kuvvet

  • It’s a waste of time and energy.
  • O, enerji ve zaman kaybıdır.

 

ENJOYABLE: Eğlenceli, zevkli, keyifli

  • an enjoyable weekend
  • eğlenceli bir hafta

 

ESPECIALLY: Özellikle, bilhassa

  • I love Rome, especially in the spring.
  • Roma’yı seviyorum, özellikle baharda.

 

EVEN: Bile, dahi, hatta, eşit, düz

  • Our points are now even.
  • Puanlarımız şimdi eşit.

 

EVERYBODY:  Herkes

  • Have you asked everybody?
  • Herkese sordunuz mu?

 

FACT: Gerçek, olgu, durum

  • How do you account for the fact that unemployment is still rising.?
  • İşsizliğin hala arttığı gerçeğini siz nasıl açıklarsınız.?

 

FAIL: Başarısız, başarısız olmak, zayıf not, yapmamak

  • What will you do if you fail.?
  •  Başarısız olursan ne yapacaksın.?

 

FAIRLY: Dürüstçe, oldukça

  • He has always treated me very fairly.
  • O her zaman bana çok dürüstçe davrandı.

 

FAMILY: Aile, soy, familya

  • It’s a family tradition.
  •  O bir aile geleneği.

 

FARTHER: Daha uzak

  • the farther shore of the lake
  •  gölün daha uzak kıyısı

 

FAST: Hızlı

  • Don’t drive so fast!
  • Çok hızlı sürme!

 

FEDERAL: Federal

  • a federal republic
  • federal bir cumhuriyet

 

FESTIVAL: Festival, şenlik

  • the Cannes film festival
  •  Cannes film festivali

 

FILL: Doldurmak

  • Smoke filled the room.
  • Oda duman doldu.

 

FINGER: Parmak

  • The old man wagged his finger at the youths.
  •   Yaşlı adam gençlere parmağını salladı.

 

FIT: Uygun, formda

  • Top athletes have to be very fit.  
  • Zirvedeki sporcular formda olmak zorundadır.

 

FLIGHT: Uçuş

  • We’re booked on the same flight.
  • Biz aynı uçuşa rezervasyon yaptırdık.

 

FLOAT: Süzülmek, yüzmek

  • The smell of new bread floated up from the kitchen.
  • Yeni ekmeğin kokusu mutfaktan yukarı süzüldü.

 

FLU: Grip

  • The whole family has the flu.
  • Bütün aile grip.

 

FOOT: Ayak

  • My feet are aching.
  • Ayaklarım ağrıyor.

 

FORK: Çatal

  • to eat with a knife and fork  
  •  bıçak ve çatal ile yemek

 

FRAME: Çerçeve, çerçevelemek

  • The photograph had been framed.  
  • Fotoğraf çerçevelenmiş.

 

FRIEND: Arkadaş, dost, ahbap

  • This is my friend Burak.
  •  Bu benim arkadaşım Burak.

 

FUEL: Yakıt, benzin, yakacak

  • nuclear fuels
  • nükleer yakıtlar

 

FUN: Eğlence

  • This game looks fun!  
  •  Bu oyun eğlenceli görünüyor.

 

FUTURE: Gelecek, istikbal

  • future generations
  • gelecek nesillerf

 

GAİN: Kazanmak, kazanç

  • Our loss is their gain.
  •  Bizim kaybımız onların kârı.

 

GARAGE: Garaj

  • an underground garage
  • bir yeraltı garajı.

 

GARDEN: Bahçe

  • children playing in the garden  
  •  çocuklar bahçede oynuyor

 

GATE: Kapı, geçit

  • A crowd gathered at the factory gates.
  • Fabrika kapılarında bir kalabalık toplandı.

 

GENERAL: Genel

  • the general belief
  •   genel inanç

 

GENEROUS: Cömert,

  • a generous benefactor
  • cömert bir hayırsever

 

GENTLY: Yavaşça

  • She held the baby gently.
  • O yavaşça bebeği tuttu.

 

GIRL: Kız

  • Good morning, girls!
  • Günaydın kızlar!

 

GLASS: Cam, bardak

  • glass bottle
  • bir cam şişe

 

GLUE: Tutkal, yapıştırıcı

  • She glued the label onto the box.
  • O, kutunun üzerine etiket yapıştırdı.

 

GO: Gitme, gitmek, gidiş

  • He goes to work by bus.
  • O, otobüs ile işe gider.

 

GOVERNOR: Vali, yönetici, müdür

  • a provincial governor.
  • il valisi

 

GRADUAL: Kademeli, aşamalı

  • a gradual change in the climate
  • iklimde kademeli bir değişiklik

 

GRAIN: Tahıl, tane, tanelemek, öğütmek

  • America’s grain exports
  • Amerika’nın tahıl ihracatı.

 

GRAMMER: Gramer, dil bilgisi

  • the basic rules of grammar.
  • temel dil bilgisi kuralları.

 

GRAND: Büyük

  • It’s not a very grand house.
  • O çok büyük bir ev değil.

 

GRASS: Çim, ot

  • The dry grass caught fire.
  • Kuru ot alev aldı.

 

GRAVE: Mezar

  • We visited Grandmother’s grave.
  • Biz büyükannenin mezarını ziyaret ettik.

 

GREY: Gri

  • I don’t like grey colour.
  • Ben gri rengi sevmiyorum.

 

GUN: Tabanca

  • The attacker held a gun to the hostage’s head.
  • Saldırgan rehinin kafasına silah dayadı.

 

HALF: Yarım, yarı

  • The glass was half full.
  • Bardak yarı doluydu.

 

HAPPEN: Olmak

  • Accidents like this happen all the time.
  • Bu gibi kazalar her zaman olur.

 

HAPPY: Mutlu

  • You don’t look very happy today.
  • Bugün çok mutlu görünmüyorsunuz.

 

HARMFUL: Zararlı, kötü

  • the harmful effects of alcohol
  • Alkolün zararlı etkileri

 

HAT: Şapka

  • a woolly hat
  • bir yünlü şapka

 

HAVE: Var, sahip olmak

  • I have a brother.
  • Benim bir erkek kardeşim var.

 

HAVE TO: Zorunda olmak, -meli, -malı

  • Sorry, I’ve got to go.
  • Üzgünüm, gitmek zorundayım

 

HEALTH: Sağlık

  • Exhaust fumes are bad for your health.
  • Egzoz dumanı sağlığınız için kötüdür.

 

HEAR: Duymak, dinlemek

  • I can’t hear very well.
  • Ben çok iyi duyamıyorum

 

HEART: Kalp

  • Diseases of heart.
  • Kalp hastalıkları.

 

HEEL: Topuk

  • shoes with a high heel
  • yüksek topuklu ayakkabı

 

HELPFUL: Yararlı, faydalı, yardımcı

  • Sorry I can’t be more helpful.
  • Üzgünüm, ben daha fazla yardımcı olamam.

 

HERE: Burada, işte!

  • Let’s get out of here.
  • Hadi buradan gidelim

 

HERO: Kahraman

  • one of the country’s national heroes
  • ülkenin ulusal kahramanlarından biri

 

HIDE: Gizlemek, saklamak

  • He hid the letter in a drawer.
  • O mektubu bir çekmecede sakladı.

 

HIGHLY: Son derece, çok, büyük ölçüde

  • highly successful
  • son derece başarılı

 

HISTORY: Tarih, geçmiş

  • one of the worst disasters in recent history
  • yakın tarihin en kötü felaketlerinden biri

 

HOLD: Tutmak, tutunma

  • I firmly hold books
  • Ben kitapları sıkıca tutarım

 

HOLLOW: Boşluk, çukur

  • Trunk of the tree was in hollow.
  • Ağacın gövdesi çukurdaydı.

 

 

ICE CREAM: dondurma

  • Who wants an ice cream?
  • Kim dondurma ister?

 

IDEA: fikir, düşünce, görüş

  • The surprise party was Jane’s idea.
  • Sürpriz parti Jane’in fikriydi.

 

ILLEGAL: yasa dışı, kaçak

  • illegal immigrants
  • kaçak göçler

 

IMMEDIATELY: hemen, derhal

  • She answered immediately
  • Hemen cevap verdi.

 

IMPLY: ima etmek

  • Are you implying (that) I am wrong?
  • Benim hatalı olduğumu mu ima ediyorsunuz?

 

IMPRESSED: etkilenmek

  • I must admit I am impressed
  • Ben etkilendiğimi itiraf etmeliyim.

 

İNCLUDE: dahil, içermek

  • Does the price include tax?
  • Fiyata vergi dahil mi?

 

INCREASE: arttırmak, artış

  • an increase of nearly 20%
  • yaklaşık % 20 artış

 

INDEPENDENT: bağımsız, serbest

  • Mozambique became independent in 1975.
  • Mozambik 1975’te bağımsızlaştı.

 

INDOOR: içeri, iç mekan

  • an indoor swimming pool
  • kapalı bir yüzme havuzu

 

INDUSTRY: sanayi, endüstri

  • the needs of Turkish industry
  • Türk sanayisinin ihtiyaçları

 

INFECTED: zararlı bakteri içeren

  • an infected water supply
  • bakterili bir su kaynağı

 

INFECTION: enfeksiyon, bulaşma

  • a throat infection
  • bir boğaz enfeksiyonu

 

INFORMATİON: bilgi

  • a source of information
  • bir bilgi kaynağı

 

INITIALLY: başlangıçta.

  • Initially, the system worked well.
  • Başlangıçta sistem iyi çalıştı.

 

INK: mürekkep

  • different coloured inks
  • farklı renkli mürekkepler

 

INSIDE: içinde, içine

  • the inside pages of a newspaper.
  • bir gazetenin iç sayfaları

 

INSTITUTE: enstitü

  • a research institute
  • bir araştırma enstitüsü

 

INTERESTED: ilgili, meraklı

  • I’m very interested in history.
  • Ben tarihe çok ilgiliyim.

 

INTERNATIONAL: uluslararası

  • a pianist with an international reputation
  • uluslararası üne sahip bir piyanist

 

INTERPRETATION: yorumlama

  • Dreams are open to interpretation
  • Rüyalar yoruma açıktır.

 

INTERRUPT: kesmek, yarıda kesmek

  • I hope I’m not interrupting you.
  • Umarım seni bölmüyorum.

 

INTRODUCTION: giriş, tanıtım

  • the introduction of new manufacturing methods
  • yeni üretim yöntemlerinin tanıtımı

 

INVITE: davet etmek, çağırmak

  • Have you been invited to their party?
  • Onları partiye davet ettiniz mi?

 

ITEM: madde, parça

  • Can I pay for each item separately?
  • Ben her parça için ayrı ayrı ödeme yapabilir miyim?

 

ITSELF: kendisi, kendi

  • The cat was washing itself.
  • Kedi kendini yıkıyordu.

 

JELLY: Jöle

  • jelly and ice cream
  • jöle ve dondurma

 

JOB: İş

  • I’m thinking of applying for a new job.
  • Yeni bir iş için başvurmayı düşünüyorum.

 

 

JOIN: Katılmak, birleştirmek

  • How do these two pieces join?
  • Bu iki parça nasıl birleştirilir?

 

JOINT: Eklem

  • inflammation of the knee joint.
  • diz eklemi iltihabı

 

JOKE: Şaka, şaka yapmak

  • She was laughing and joking with the children.
  • O çocuklarla gülüyor ve şakalaşıyordu.

 

JUDGEMENT: Karar, yargı

  • The judgment will be given tomorrow.
  • Karar yarın verilmiş olacak.

 

 

JUMP: Atlamak, zıplamak

  • a jump of over six metre.
  • altı metrenin üzerinde bir atlama

 

KEEN: İstekli, meraklı

  • John was very keen to help.
  • John yardım için çok hevesliydi.

 

KICK: Tekme, tepme

  • He aimed a kick at the dog.
  • Köpeğe bir tekme atmayı amaçladı.

 

KILLING: Öldürme, cinayet

  • brutal killings
  • vahşi cinayetler

 

KILOGRAM: Kilogram

  • 2 kilograms of rice
  • İki kilogram pirinç

 

KING: Kral

  • The eagle is the king of the sky.
  • Kartal gökyüzünün kralıdır.

 

KITCHEN: Mutfak

  • We ate at the kitchen table.
  • Biz mutfak masasında yemek yedik.

 

KNIFE: Bıçak

  • She was murdered in a frenzied knife attack.
  • O şiddetli bir bıçak saldırısında öldürüldü.

 

KNIT: Örgü, kaynaşmak

  • I knitted this cardigan myself.
  • Ben kendime bu hırkayı ördüm.

 

KNOT: Düğüm

  • Tie the two ropes together with a knot.
  • Bir düğüm ile iki halatı bağlayın.

 

LAB: Laboratuvar

  • a lab technician
  • bir laboratuvar teknisyeni

 

LACK: Eksiklik, yoksunluk

  • Lack of confidence
  • Güven eksikliği

 

LATEST: Son, en son

  • What is the latest plan?
  • En son plan nedir?

 

LAUNCH: Başlatmak, lansman

  • a product launch
  • bir ürün lansmanı

 

LAY: Koymak

  • He laid a hand on my arm.
  • O elini benim koluma koydu.

 

LAZY: Tembel, haylaz

  • He was not stupid, just lazy.
  • O aptal değildi, sadece tembel.

 

LEAF: Yaprak, sayfa

  • oak leaves
  • meşe yaprakları

 

 

LEARN: Öğrenmek, haber almak

  • I learned a lot from my father.
  • Babamdan çok şey öğrendim.

 

LENGHT: Uzunluk

  • This room is twice the length of the kitchen.
  • Bu oda iki mutfak uzunluğunda.

 

LESSON: Ders

  • She gives piano lessons.
  • O piyano dersleri verir.

 

LIBRARY: Kütüphane

  • a university library.
  • bir üniversite kütüphanesi

 

LID: Kapak, göz kapağı

  • a dustbin lid
  • bir çöp kapağı

 

LIGHT: Işık, aydınlık

  • She light a candle.
  • Bir mum yak.

 

LIKE: benzer, beğenmek

  • I like to watching football match.
  • Ben futbol maçı izlemeyi severim.

 

LIKELY: Muhtemelen, olası

  • the most likely outcome
  • en muhtemel sonuç

 

LITRE: Litre

  • 3 litres of water
  • 3 litre su

 

LITTLE: Az, küçük, azıcık

  • He is little known as an artist.
  • O, bir sanatçı olarak az bilinir.

 

LOCAL: Yerel, yerli

  • local newspaper
  • yerel bir gazete

 

LOCK: Kilit, kilitlemek

  • a bicycle lock
  • bir bisiklet kilidi

 

LORD: Lord,efendi

  • the lord of the manor
  • malikane efendisi

 

LOT: Çok, bir sürü

  • I’m feeling a lot better today.
  • Ben bugün çok daha kötü hissediyorum.

 

LOW: Düşük, alçak

  • a plane flying low over the town
  • şehrin üzerinde alçak uçan bir uçak

 

LUGGAGE: Bagaj

  • There’s room for one more piece of luggage.
  • Bir parça bagaj için daha yer var.

 

LUNCH: Öğle yemeği

  • She’s gone to lunch.
  • O öğle yemeğine gitti.

 

MACHINE: Makine

  • How does this machine work?
  • Bu makine nasıl çalışır?

 

MACHINERY: Makineler, mekanizma

  • industrial machinery.
  • sanayi makineleri

 

MAGAZINE: Dergi, magazin

  • a monthly magazine.
  • aylık bir dergi

 

MAJOR: Büyük, önemli

  • major international companies.
  • büyük uluslararası şirketler

 

MAKE: Yapmak, sağlamak

  • a Swiss make of watch.
  • Saat yapan bir İsviçreli

 

MALL: Alışveriş merkezi

  • Let’s go to the mall.
  • Alışveriş merkezine gidelim.

 

MANAGER: Yönetici, müdür

  • the personnel manager.
  • personel müdürü

 

MAN: Erkek, adam

  • a good-looking young man.
  • iyi görünümlü genç adam

 

MARRIED: Evli

  • Is he married?
  • O evli mi?

 

MASSIVE: Çok büyük, ağır

  • a massive rock
  • ağır bir taş

 

MATHEMATICS: Matematik

  • the mathematics curriculum
  • matematik müfredatı

 

MEANING: Anlam, kasıt, anlamlı

  • What’s the meaning of this word.?
  • Bu kelimenin anlamı nedir.?

 

MEDIA: Medya, basın

  • The trial was fully reported in the media.
  • Duruşma bütünüyle medyaya bildirildi.

 

MEDICAL: Tıbbi, tedavi edici

  • medical or surgical treatment.
  • tıbbi veya cerrahi tedavi.

 

MENU: Menü, yemek listesi

  • What’s on the menu tonight?
  • Bu gece menüde ne var?

 

METAL: Metal

  • The frame is made of metal.
  • Çerçeve metalden yapılmış.

 

MIDDAY: Öğlen vakti

  • The train arrives at midday.
  • Tren öğle vakti ulaşır.

 

MILD: Hafif, ılıman

  • a mild climat
  • ılıman bir iklim

 

MINISTER: Bakan, vekil

  • the Minister of Education.
  • Eğitim Bakanı

 

MINUTE: Dakika, çok kısa zaman

  • It’s four minutes to six.
  • Altıya dört dakika var.

 

MISS: Kaçırmak, özlemek

  • Good morning, Miss!
  • Günaydın bayan!

 

NAIL: Tırnak

  • Stop biting your nails!
  • Tırnaklarını ısırmayı bırak.

 

NATIONAL: Ulusal, milli

  • national and local newspapers
  • ulusal ve yerel gazeteler

 

NATURALLY: Doğal olarak, elbette

  • naturally occurring chemicals
  • doğal olarak meydana gelen kimyasallar

 

NAVY: Donanma

  • the British and German navies
  • İngiliz ve Alman donanmaları

 

NEARLY: Neredeyse, yaklaşık

  • David was nearly asleep
  • David neredeyse uyuyordu.

 

NECK: Boyun

  • Giraffes have very long necks.
  • Zürafaların çok uzun boyunları var.

 

NEPHEW: Yeğen

  • My nephew is really very cute.
  • Benim yeğenim gerçekten çok sevimli.

 

NERVE: Sinir, endişe

  • nerve cells
  • sinir hücreleri

 

NEXT: Sonraki, ertesi

  • Next station is Bond Street
  • Bir sonraki sitasyon Bond Caddesi

 

NURSE: Hemşire

  • a psychiatric nurse
  • bir psikiyatri hemşiresi

 

OBJECTIVE: Objektif, nesnel

  • objective criteria
  • objektif kriterler

 

ODDLY: İşin garibi, tuhaf bir şekilde

  • She’s been behaving very oddly lately.
  • O son zamanlarda tuhaf bir şekilde davranıyor.

 

OFFER: Teklif, sunmak

  • Thank you for your kind offer of help.
  • Nazik yardım teklifiniz için teşekkür ederiz.

 

OUTER: Dış, harici

  • the outer layers of the skin.
  • derinin dış tabakaları

 

PAIR: Çift

  • pair of gloves
  • bir çift eldiven

 

PARTLY: Kısmen

  • He was partly responsible for the accident.
  • O kazadan kısmen sorumlu.

 

PIPE: Boru

  • hot and cold water pipes
  • sıcak ve soğuk su boruları

 

PRIVATE: Özel

  • a private guest
  • özel bir konuk

 

PUT: Koymak, yerleştirmek

  • Did you put sugar in my coffee?
  • Kahveme şeker koydun mu?

 

QUIT: Çıkmak, bırakmak

  • If I don’t get more money I’ll quit.
  • Ben daha fazla para kazanamazsan ayrılacağım.

 

RACING: Yarış

  • a racing driver
  • bir yarış pilotu

 

RAILWAY: Demiryolu

  • The railway is still under construction.
  • Demiryolu halen yapım aşamasındadır.

 

REACH: Ulaşma, erişme

  • The beach can only be reached by boat.
  • Plaja sadece tekneyle ulaşılabilir.

 

SADLY: Ne yazık ki, üzüntülü bir şekilde

  • She shook her head sadly.
  • O üzüntülü bir şekilde başını salladı.

 

SAFE: Güvenli, emin

  • The children are quite safe here.
  • Çocuklarımız burada oldukça güvencededir.

 

SOLDIER: Asker

  • soldiers on duty
  • nöbetçi askerler

 

STAND: Ayakta durmak

  • She tried to stand.
  • O, ayakta durmaya çalıştı.

 

SWING: Salıncak, sallanma

  • The kids were playing on the swings.
  • Çocuklar salıncakta oynuyordu.

 

TABLET: Tablet, hap

  • Take two tablets with water before meals.
  • Yemeklerden önce su ile iki hap alın.

 

TAIL: Kuyruk

  • The dog ran up, wagging its tail.
  • Köpek kuyruğunu sallayarak yukarı koştu.

 

TAPE: kaset, kaydetmek

  • Police seized various books and tapes.
  • Polis çeşitli kitaplar ve kasetler ele geçirdi.

 

TIN: Kalay, teneke

  • a tin mine
  • bir kalay madeni

Bu konununda sonuna geldik arkadaşlar, umarım faydalı olmuştur. Sayfamızın daha fazla kişinin ziyaret etmesini ve faydalı olmasını sağlamak için paylaşmanız yeterli..

Diğer kelimeler için tıklayınız…

Anasayfa için Tıklayınız….

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*